Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2013 Perşembe

Mahabharata


Geçen ay Mahabharata'yı kütüphaneden ödünç aldım. Bitirir bitirmez, kütüphaneye teslim ederken son bir resmini çekmek istedim.

O kadar beğendim ki, satın almak istedim. Ancak, artık basımı yokmuş. Eski kitapçılarda 40-60 TL arası fiyatlara satılıyordu.

Bu yıl destanlara merak sardım. Eşim Gılgamış Destanı almış. Okumak oldukça zor geldi, en son arasında kitap ayracıyla bir rafta kalakaldı. Belki  Mahabharata'da aynı şekilde olabilirdi. Ancak bu kitap romanlaştırıldığı için okunması oldukça kolay.

Kurgusu, dizaynı, olayların örülüşü etkileyici. Kitap tanıtımlarında sahneye uyarlandığında dokuz sahneye yakın sürdüğü söyleniyor. Filmi çekilmiş ve dizi olarakta yapılmış. Bunlara ait videoları merak ettim, izleyeceğim.

Mahabharata, eski bir Hint destanı. Yazıldığı tarih ve yazan kişi hakkında net bir bilgi mevcut değil. Yazarının Vyasa olduğunu yazılmış. Ancak Vyasa'nın internet araştırması sonucunda Hintli bir avatar olduğunu okudum. Belki Hintliler için kitap , kutsal olabilir.



Herşey, kralın bir balıkçı kızına aşık olmasıyla başlıyor. Balıkçı torunlarının hiçbir zaman tahta çıkamayacağını düşündüğü için kızını evlendirmek istemiyor, çünkü kralın erdemli bir oğlu var ve taht sırası onun.

İlerleyen kısımlarda kral soyuna ait iki ailenin ülke yönetimi için mücadelesini ve bu uğurdaki savaşlarını okunuyor. Okunuyor mu, gözünüzdemi canlanıyor, rüyanıza mı giriyor bilmiyorum :)
Erdemli Pandavalarla, yönetimi bırakmak istemeyen Kuruvalar arasında yedi milyon kişinin öldüğü bir savaş meydana geliyor. Bu savaş bilgelik ile cehalet arasında geçen bir savaştır.

Platon'un Devlet'i gibi Mahabharata'da devlet yönetimi hakkında yazılmış bir kitap. Yöneticinin nasıl olması gerektiğinden, adalet ve halk mutluluğundan bahsediyor.
Mahabharata, "insanlığın büyük öyküsü" demekmiş.

Kitaptan bir bölüm olan  "Bagavat Gita" yı yıllar önce okuldayken okumuşum. " Kutlu Ezgi" demek olan Bagavat Gita'nın Türkçeye ilk çevirisini Bülent Ecevit yapmıştı. Kitabın bu bölümüde güzel ancak
bir bütün halinde okuduğum Mahabharata bu yıl okuduğum en iyi romandır.









17 Şubat 2013 Pazar

FERHAN ŞENSOY * KALEMİMİN SAPINI GÜLLE DONATTIM


DSC_0129



Eşim kitap fuarından Ferhan Şensoy’a ait iki kitap aldı. Birini kendi, diğerini benim adıma imzalatmış. Okuduğum başka kitaplardan ona bir türlü sıra gelmedi. Özlemle elimdekileri bitirmeyi bekledim.



Okumaya başladığım dönemde de canım çok sıkkındı. Hem yaşarken hemde uyurken huzursuzdum. Rüyalarımda bile rahat yoktu. Bu dönemde hayata gerçek bir molaydı. Kitapta Ferhan Şensoy, anılarından bir demet hazırlamış. Doğumundan askere gidinceye kadar ki dönemi anlatan kendi tarihçesi.



Galatasaray Lisesi’ndeki şahane anılarıni, Fransa maceraları, Kanada’ya basıp gidişi, tiyatronun hayatının nasıl merkezinde olduğunu, otobiyografisini anlatıyor.



Tuğla gibi kitabı bir çırpıda okunabilir kılan şey; hayata bakış açısı. Yaşadığı şeylerde pekte para önemli değil. Genelde biz, sürü insanları için para, insan ilişkileri önemlidir. Onunsa yapmak istedikleri için para sadece bir araç. Hiç ne kadar kazandığını okumadım, değer yargısının skalasının içinde para yok. Konforda yok. En güzeli, en rahatı aramamış hayatında. Yapmak istediklerini yapmanın yolunu aramış. Hayatın sunduklarını, fırsatlarını hep akılcı bir şekilde seçmiş.



Kitabı başarılar silsilesi de değil. Yaptığı yanlışlar, kurduğu –ayıpçı- hayaller dahil, neredeyse her şey dahil bir kitap.


Aslında şu yazdıklarım anlatmıyor kitabı, boşuna yazıyorum. Alıp okumanız lazım.



Yarın görüşürüz.

14 Şubat 2013 Perşembe

MAHATMA GANDHI * KAZUKI EBINE


DSC_0136


İşyerinden arkadaşım Ferhat, hepsiburada.com dan kitap alış verişi yapacağını söyledi. Hazır kargo geliyorken, Mahatma Gandhi’nin hayatını anlatan Kazuki Ebine’nin çizgi romanını aldım. Bu yıl bir arkadaşımın Gandhi üzerine hazırladığı sunumu izlediğimden beri Gandhi’ye karşı algım çok açık. İyice merak etmeye başladım. Arkadaşımın okuduğu biyografiyi bende okumak istedim. Ancak, kitabı okyacaksan yemek konusunda çok sıkılabilabilirsin dedi.
Ben, yemek konusunda mı sıkılacaktım?!?
Gandhi hayatında o kadar çok şey çıkarmışki yemek yemek çok zorlaşmış. Kitabının yarısının "Onu yemeyeceğim, bunu yemiyeceğim ya da ne yiyebilirim? " üzerine olduğunu söyledi. Ne zor değil mi? İnancı gereği hayvansal ürün yiyemediği gibi birçok bitkisel yiyeceği ya da pişirme tekniğinide reddetmiş. Hayatını anlatan bu çizgi romanı öneririm. Kalın kitap okumayan gençler içinde değişiklik olabilir. Süper kahramanların değil, gerçek kahramanların çizgi romanlarının yapılmasını desteklemek lazım. Üstelik bu gerçek kahraman elinde silah olmadan, İngiltere'ye kafa tutmuş biri. "Silahsız nasıl İngiltere'yle savaş kazanılabilir? Silahsız hangi ülkeyle bir savaşı kazabilirsiniz? " gibi sorular, imkansızı hayal etmek gibidir. Pardon! Yanlış söyledim; imkansız değilmiş.

Sevgiler.

Gandi'den sözler:

* Kimseye kirli ayaklarıyla, beynimde gezme fırsatı vermem.


* Sevgi insanlığın, şiddet hayvanlığın kanunudur.

* Önce önemsemezler, sonra gülerler, sonra kıskanırlar, en sonunda ise yenilirler.

*Şiddet göstermeme, inancımın birinci maddesidir. Aynı zamanda o, benim itikatımın da son maddesidir.

* Kadın erkeğin esiri değil; can yoldaşı, desteği, kederlerinin ve sevinçlerinin tam anlamıyla ortağıdır.

* Haksızlığa sapıp bütün insanlar seni takip edeceğine, adaletle hareket edip tek başına kal daha iyi.

* İnsanlığa olan inancını yitirmemelisin. İnsanlık bir okyanustur. Bazı damlalar kirli diye okyanus kirlenir mi hiç...

* Bizi yokedecekler şunlardır: İlkesiz siyaset; vicdanı sollayan eğlence; çalışmadan zenginlik; bilgili ama karaktersiz "İnsan" insanlar; ahlâktan yoksun bir iş dünyası; insan sevgisini alt plana itmiş bilim; özveriden yoksun bir din anlayışı.

* Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür... Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür... Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür... Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür... Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür... Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür... Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür.

* Dünya herkesin ihtiyacina yetecek kadarini saglar, fakat herkesin hirsini karsilamaya yetecek olani degil.

* Bir insanı, ancak gerçekten uyuyorsa uyandırmak mümkündür. Ama, eğer uyumuyor da uyku taklidi yapıyorsa, dünyanın bütün gayretlerini sarfetseniz, nafiledir.

* Bir insan yaşamının bir bölümünde yanlış yaparken diğer bir bölümünde doğru davranamaz. Yaşam bir bütündür.

* Şiddetin kökleri; çalışmadan elde edilen zenginlik. ahlaktan yoksun ticaret, insanlıktan yoksun bilim, özveriden yoksun tapınma ve ilkeden yoksun politikadır.

* İradesiz düşünce, zihne arız olan bir derttir; düşünceye gem vurmak, zihne gem vurmak demektir. Bu ise, rüzgarı zapt etmekten de zordur.

* Şiddete karşıyım, çünkü sağladığı düşünülen iyilikler geçici, getirdiği kötülükler ise kalıcıdır.

* İnsan yaşamının bir alanında haksızlık yaparken diğer bir alanında haklı olamaz’; yaşam bölünmez bir bütündür...

* Adaletsiz rejimi, adaletle yıkınız. Alkışlar önüne kansız elle çıkınız.

* Sıkılmış yumruklarla el sıkışamazsınız.

* Zayıf insanlar affedemezler. Affetmek güçlülere has bir özelliktir.

* Yasalara dayanan yargılamadan daha büyük bir yargılama vardır ki, o da her insanın kendi vicdanıdır.

* Siz kendi elinizle teslim etmedikçe, kimse kendinize olan saygınızı elinizden alamaz.

* Sevgi her zaman ıstırap çeker, hiçbir zaman ne gücenir ne de intikam almaya çalışırlar.

* Şiddet karşıtlığının ürettiği güç kesinlikle insan yeteneğinin icat ettiği tüm silahlardan gücünden üstündür.

* Bizim en büyük hastalığımız bencilliğimizdir.

* Bir insan yaptıklarının toplamıdır.

* Barışa giden yol yoktur, barışın kendisi bir yoldur!

* Dünyada görmek istediğiniz değişikliğin kendisi siz olun.

* Hakikat, bir taş kadar sert bir gonca kadar da yumuşaktır.

* Toplum hayatı için bireysel özgürlük ve bağımsızlık şarttır.

* Basit yaşa ki başkaları da varolabilsin.

* Tanrı dularımızı bize göre değil, kendi yöntemine göre yanıtlar.

* Toprağı kazıp onu işlemeyi unutmak, kendimizi unutmak demektir.

* Bencilliğin gözü perdelidir.

* Sevgi dünyadaki en incelikli güçtür.

* Sevginin olduğu yerde hayat vardır.

* İnsanlıktan daha kusursuz hangi kitap vardır ki.

* Düzenli, temiz ve şerefli olabilmek için paraya ihtiyacımız yoktur.

* Eğer gerçekten işiten kulaklara sahipsek, Tanrı bize kendi dilimizde seslenir.

* Göze göz, dişe diş düşüncesi bütün dünyayı kör edecek.

* Güç fiziki kapasiteden değil, boyun eğmeyen iradeden gelir.

* Keyif zaferde değil; asıl mücadele, girişim ve çekilen ıstıraptadır.

* Özgürlük hiçbir zaman "her istediğini yapma izni" anlamı taşımamıştır.

* İhtirasları alt etmek, silah gücüyle dünyayı hüküm altına almaktan daha çetindir.

* Altın prangalar demir olanlardan çok daha kötüdür.

* Her sabah kalktığım zaman kendi kendime şöyle söz veririm: Dünya üzerinde vicdanımdan başka kimseden korkmayacağım. Kimsenin haksızlığına boyun eğmeyeceğim. Adaletsizliği adaletle yıkacağım ve mukavemet etmekte ısrar ederse onu, bütün mevcudiyetimle karşılayacağım.

* Düşünceye gem vurmak, zihne gem vurmak gibidir. Bu ise rüzgarı zaptetmekten de zordur.

* Bu dünyada öylesi aç yaşayan insanlar var ki, Tanrı onlara ancak bir somun ekmek suretinde görünebilir.

* Dinler aynı noktada birleşen farklı yollardır. Aynı amaca ulaşacak olduktan sonra ayrı yollar seçmemizin ne önemi olabilir?


8 Şubat 2012 Çarşamba

Küçük Prens - Antoine De Saint Exupery



Küçük prensi ilk gördüğümde ilkokuldaydım. Çok sıkıcı bir kapağı vardı. Armut gibi bakan sarışın bir çocuk hatırlıyorum. TRT ‘de çizgi filmi yayınlandığında, sanırım izlemediğim nadir çizgi filmlerdi. Çünkü çok yavaş ilerliyordu ve deprese bir hali vardı. Kitabı okuyup beğenen arkadaşlarıma nasıl olduğunu sorduğumda cazip cevaplar almıyordum. O zamanlar masal kitapları okumak daha eğlenceliydi. Karlar Kraliçesi, Beyaz Geyik gibi Serhat Yayınlarının masalları vardı.

Yıllar sonra Figen-Mesut- ben D&R da gezerken küçük bir oğlan çocuğuna hediye bakıyorduk. Mesut direk “küçük prens” alalım dedi. Figen’se benim gibi çok deprese bulduğunu çocuğa action bir şeyler bakmamızın daha iyi olacağını söyledi. İkiye karşı bir Mesut yenildi. Ayrıca biz anneydik, o bekardı, bilmezdi.

Symrna Kitapevi’nde gezerken nedendir bilmem, aradığım bir kitabı bulamayınca ağzımdan “Küçük Prens” var mı çıktı? Varmış, resimlerine de bakınca akşamları Çınar’a okurum diye düşündüm. Çınarcıkta anası kılıklı, pek sevmedi. “Hikaye bitti mi anne?” diye sordu durdu. Sanırım beğenmesi için benim gibi otuzuna gelmesi gerekecek.

Biliyorsunuz artık otuzumdayım ve bu olgunlukta ancak kitabı anladım.

Kitap bir pilotun çöle düştüğü zaman Küçük Prens’le karşılaşmasını, onunla gelişen dostluğu üzerine. Sorulan bazı sorular ilgimi çekti. Gezegeni saran boğabalar ilgili bir dialogda, Küçük Prens şöyle diyor: Bir düzen meselesi. Sabahları kendinize nasıl bir çekidüzen verirseniz, gezegeninize de aynı şekilde bir çekidüzen vermeniz gerekir. Hiç aksatmadan her gün boğababları söküp atmalısınız. Bunlar küçükken gül fidanlarına benzer. Gül mü, boğabab mı ayırt etmek zordur. Ama biraz büyüyünce aralarındaki fark ortaya çıkar. Bu farklılaşma anını bıkmadan izlemelisiniz. Bu oldukça sıkıcı bir iştir ama çok kolaydır.” Ne güzel söylemiş değil mi? İnsanın evini, gezegenini, kendi iç dünyasını temizlemesi kolay olmasa gerek.

Kitapta Küçük Prens’in nazlı çiçeğinden çok bahsediliyor. Böyle güzel bir çiçeğe sahipken neden gezegenini bırakıp, yeni dünyalara yola çıktığını anlamadım. Çiçeğin bir anlamı var mı? Gezegenine geri dönüp, çiçeğine bakma isteği çok naif.

Küçük Prens kendi gezegeninden ayrıldıktan sonra diğer gezegenlerde dolaşmaya başladı. Birinde bir Kral’la karşılaştı. Uyruğu olmayan, kürkü tüm gezegenini saran bir kral. Evrenin buyruklarıyla yönetildiğini düşünen, kendini haklı çıkarmaya çalışan bir kral. İkinci gezegende kendini beğenmişin biri var. Kendine hayranlığa takmış. O kadarki bazen Küçük Prens’i duymuyor. Çünkü kendini beğenmişler sadece kendilerini öven sözlere önem verirler.

Bu şekilde serüvenlerle dolu, değişik bir kitap.

İnternette Küçük Prens'le ilgili o kadar çok şey satılıyorki, insanın içine hitap eden ayrı bir pazar olduğunu bilmiyordum. Takılar, kalemler, kupalar vb. vb. En çoksa Fransa'nın Küçük Prensi çok sevip pula basmasına şaşırdım. Burayı tıklayarak, pullara bakabilirsiniz. Küçük prensin siteside var.

Kitabı internetten okumak isterseniz tıklayın

3 Şubat 2012 Cuma

İki Aşk Arasında Atatürk - Salih Bozok



Fatma Öğretmen (Çınar'ın öğretmeni), yaklaşık bir ay önce bana bir kitap verdi. "Çok hızlı okunuyor, beğeneceğini düşündüm" dedi. Gerçektende öyleymiş. Çok severek, hızlıca okudum.

Düne kadar aklımda yoktu. Müdürlerimizden birinin geçen hafta kardeşi vefat etti. Başsağlığına gittik. O kadar bitkin ve yıkıktıki... Aklıma kitaptan bir parça geldi. Atatürk, annesi Zübeyde Hanım vefat ettiğinde şu sözleri söylemiş, "Ölüm gerçeklerin en büyüğüdür. Doğa'nın insana kıyarak yasasını yürütmesi! Bunu hepimiz biliriz de , üzüntüsünden yinede kurtulamayız."

Kitap çok güzel. Atatürk'ün özel hayatını merak ediyorsanız, okuyun derim. Örnek olan bir insanın özel hayatı, böyle örnek ipuçları veriyor.

29 Ocak 2012 Pazar

Watson & Crick - Hayatın Yapıtaşları



Geçenlerde D&R da gezerken Tübitak yayınlarına takıldım. Çınar için ne aldıysam, fayda etmedi. Hiç ilgisini bu yayınlar çekmiyor. Oğlumla artık fasikül fasikül birşeyler çözmek yerine, elimizde kumandalarla televizyon karşısında playback yapıyoruz. Hayali çocuklara sahne alıyoruz. Çizgi film ve Wii oynamak dışında yeni eğlencemiz bu.

Artık Tubitak yayınlarında kendime çalışıyorum. Altın Oran kitabı alacakken yanında " Watson ve Crick - Hayatın Yapıtaşları" nı gördüm. Yıllar öncesini hatırladım. Fen bilgisi kitabından bir sayfa açıldı gözümün önünde. İkili sarmalı ve yanındaki paragraf canlandı. Dayanamadım hemen aldım. Bi arkadaşıma çok güzel hediye olacağını düşündüm. Şu sıralar Devlet (Platon) okuyorum. Şöyle bir bakayım derken kitap bitti :)

Arkadaşıma artık okuduğum bir kitabı hediye edeceğim. İnşallah beni sardığı gibi onuda sarar.

Kitapta Mendel'in hayatı ve ilk blendırın icadı da var. Dili oldukça akıcı, ortaokul ya da lise fen bilgisi okumak için yeterli.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Konfüçyüs - Seçmeler



Çınarcık ve İlker'le hafta sonları eski kitapçıya gitmemiz gelenekleşmeye başladı. Eskiden D&R ya da İnkılap Kitapevine giderdik. Artık oralara gidemiyoruz. Çınarcık büyüdü. Ensemde kötü bakışlı tezgahtar gerginliğiyle kitap bakamıyorum. Her an birileri Çınar'dan haylazlık bekliyor. Kuzumunsa kitaplar umru bile değil. Alış veriş tuzağı oyuncaklarda, ya da dergilerin promosyon hediyelerini inceliyor. Hediyelerine göre dergi seçmek istiyor, kitaplar neden hediyesiz anlamıyor.

Eski kitapçılarda çok özgürüz. Kimse kitaplara birşey olacak diye endişelenmiyor. Gönlünce dergiler karıştırıyor, masal kitaplarının başına oturup vakit geçirebiliyor. Aynı şeyler bizim içinde gerçerli. Karşıyaka'da, Smyrna Kitabevi, (eskiden adı İzmir Kitapevi'ydi) en az on yıllık kitapçımız. Konfüçyüs'ün Seçmeler'ini onlardan aldım. Çınacıkla okuruz diye birde Küçük Prens.

Okuduğum kitap olan Seçmeler “lun-yü” beni etkiledi. Özellikle Konfüçyüs’ün sadakat ve ana-babaya saygı hakkındaki yazıları ilgimi çekti. Ondan böyle sözler beklemiyordum ya da felsefe kitabında ana babaya saygı ve itaatle ilgili, bağlılıkla ilgili sözler duymak farklı geldi. Bireysel bir felsefe değil, hem insanı içsel olarak tartan hem de toplum ve aile içindeki kurallarla, davranışlarla birleştiren sözlerdi. Bazen davranış, düşünceyi doğurur. Eğer aile ya da toplum içinde davranışlarımızı kurallara uygun yaparsak bu geleneğin vermek istediği, yazılı olmayan fikri, insana düşündürebilir. Adetler, geleneklere saygı konusundaki duyarlılığı “Acaba bir dönem Anadolu’da bizimle mi yaşadı?” diye düşündürdü. Biraz Anadolu çocuğu tipi var.

Yaşadığı dönemdeki yozlaşmış dine, çok karşı çıkmış. Bunun dışında kurban törenlerine katılmış, törenlerde uygun giysiler giymiş ve oruç tutmuş. Bir ruhun, bir davranışın nesilden nesile taşınması, tarih içinde insanı, ataları tanımak için iyi bir yol. Giysiler, yemekler de taşınmalı, bilinmeli. Kendimizi, ailemizi, toplumumuzu tanımak için gerekliler. Cenaze ya da düğün törenlerindeki ritüellerde önemli. Nedenini uygulamadan önce anlamasak bile davranışın düşündürdüğü, hissettirdikleri var.

Yine Konfüçyüs’ün öğretmenliği ve siyaset konusundaki fikirleri de tanıdık geldi. Konfüçyüs, memuriyete çok önem vermiş. Memurluk tanımı ve görevi yönüyle bunun bir toplum hizmeti olduğunu düşünüyor. Devlet memurluğunda insan her zaman hak ettiği maaşı almaz. Bazen çok alır bazen ne kadar para verseniz o işin karşılığı değildir. Parayla değil, vicdanla ölçülen bir iş. Sonuçta kamu hizmeti… Bazı sözlerinde yönetimdeki yerini o kadar istiyor ki, koltuk düşkünü ya da hırs delisi olduğunu düşündüm. Bu kadar büyük bir bilgenin, yana yakıla bunu istemesi, gerektiği için olsa gerek.

Toplumsal davranışlarla ilgili “püf noktası” kitabı gibi, şu yapılır, bu durumda bu şekilde davranılır diye kategorize ederek yazmış. İhtiyaç duyanlar için davranışları listelemiş.

Bütün bu siyaset bilgisi, öğretmenliği, aile, insan ve toplum hakkındaki düşünceleri insanlara rehber olmuş ve onu takip etmişler. Konfüçyüsçülük bir din değil, bir felsefe. O kadar insana hitap ediyor ve mantıklı ki ihtiyaç duyuyorsunuz, takip ediyorsunuz. Bunu yaparken cinlerden, perilerden, cennetten cehennemden ya da görünmez güçlerden bahsetmemiş. Metafizik konulardan konuşmaktan kaçınmış. Peki o dönem sizce bu konular yok muydu?

Çok beğendiğim bazı sözleri aşağıdadır.

• Üstat dedi ki;
“Kendimi onbeş yaşında öğrenmeye verdim”
İrademe otuz yaşında sahip olabildim.
Kuşkulardan kırk yaşında kurtuldum.
Göğün düzenini elli yaşında öğrendim.
Sezgilerim yoluyla her şeyi altmış yaşında kavradım.
Kalbimin isteklerini doğru olan şeylere zarar vermeden yetmiş yaşında gerçekleştirebildim.

• Tzu-yü (Konfüçyüsün seçkin öğrencisi)anaya babaya sadakatin ne olduğunu sordu.
Üstat yanıtladı: “bugünlerde ana ve babaya sadakat ailenin geçimini sağlamak olarak anlaşılıyor. Ancak köpeklerle atlar da aynı şeyi yapıyorlar. Saygı olmazsa ikisini birbirinden nasıl ayırabilirsiniz?”

• Üstat dedi ki; “bir kişi inancı olmadan nasıl işini başarıyla yapabilir? İster küçük ister büyük olsun boyunduruk ve koşum olmadan arabalar nasıl yol alabilir?

• Konfüçyüs iki klasik müziğe ilişkin değerlendirme yaptı: Shao ve Wu. Shao ilkçay ortalarında bir bilge kralın tahta geçişini, Wu ise ilkçağda bir tiranın adil bir önder tarafından tahttan indirilişini anlatmaktaydı. Üstat, Shao’nun ezgisinin mükemmel ve güzel olduğunu, Wu’nun müziğinin de çok güzel, fakat mükemmel olmadığını söyledi.

• Chi Wen (Lu drebeyinin büyük komutanlarından) üç defa düşünür ve sonr işe başlardı. Üstat bunu duyduğu zaman dedi ki;”İki defa düşünmek yeter.”

• Bir öğrencisi erdemi sordu. Üstat dedi ki “Yurdundan, yuvandan uzakta olduğun zaman hatırlı konuğunu ağırlıyormuş gibi davran. Hoşlanmadığın bir şeyi başkalarına aktarma. Ülkende ve evinde düşmanlığı barındırma.”

• Üstat dedi ki; “ Bir kişinin yetenekleri kültüründen çoksa o köylüdür. Eğer kültürü yararlı yeteneklerinden çoksa okumuştur. Ancak hem yararlı yeteneğe, hem de kültürüne sahip olduğunda örnek bir kişi olabilir.”

• Üstat dedi ki; “Halk bir sistemi kabule zorlanabilir. Ama onu anlamaya asla kendini zorlamaz.”

• Üstat dedi ki;1 Bir kişi Chou Dükü gibi yetenekli ve iyi bir insan olup kibirli ve cimri ise onun öbür yeteneklerine göz atmaya bile değmez.”

• Üstat dedi ki;”Bir kişi belirli bir makama gelmeden ülke yönetimi için plan yapmasına lüzum yoktur.”

• Üstat dedi ki;”Keten şapka, tören kurallarına en uygun olanıdır. Ama şimdi ipekten olanı giyilmektedir. Öbürü daha ekonomiktir. Fakat ben herkesin kullandığını giyeceğim.

“Tören kurallarında salonda nasıl eğilip selam verileceği gösterilmiştir. Fakat şimdi üst kata çıkıldıktan sonra selam verilmektedir. Bu mükemmel bir şey. Ama ben herkesin yaptığının tersine, aşağı salonda selam vermeyi sürdüreceğim.”

• Üstat dedi ki;” Sadakati ve içtenliği ana ilke olarak kabul et. Kendine eşit olmayan arkadaşlar edinme. Yanlışların olursa düzeltmekten çekinme.”

• Üstat dedi ki;”Bazı insanlarla birlikte çalışabiliriz. Fakat ana konularda birlikte olmadığımızı anlarız. Ana ilkelerde aynı görüşte olabiliriz, fakat bunları uygulamak konusunda anlaşmaya varamayız. Bunları uygulama konusunda anlaşsak bile olaylar hakkında bir hüküm vermekte ayrılabiliriz.”

• Tzu-chang, erdemimizi nasıl geliştirebileceğimizi ve kötülükleri nasıl anlayabileceğimizi sordu.

Üstat dedi ki;”Doğruyu sadakati ve bağlılığı birinci ilke olarak ele al, doğruluktan ayrılma. İşte bu erdemi yüceltmektir.”
“Sevdiğiniz insanın yaşamasını, nefret ettiğiniz insanın ölmesini istersiniz. İşte bu kötülük durumudur.”

• Üstat dedi ki;” Eğer beni yanına alacak bir prens olsa; on iki ay içinde önemli işler yapardım. Üç yıl içinde hükümet çok mükemmel bir duruma gelirdi.”
Aslı’nın notu: bu nasıl bir seçim vaadi? Nasıl bir propaganda?

• Üstat dedi ki;”Büyük ve üstün insana hizmet etmek kolay, fakat onu hoşnut etmek güçtür. Eğer onu doğruluktan uzak şeylerle hoşnut etmeye çalışırsak, o bundan hoşlanmaz. İş yaptırdıkları insanları yeteneklerine göre çalıştırır.
“Küçük insana hizmet etmek güçtür, hoşnut etmek kolaydır. Onu doğrulukla bağdaşmayan şeylerle hoşnut etmeye çalışsan bile, o bundan hoşlanacaktır. Emrinde çalıştırdığı kişilerden yeteneklerinin üstünde işler ister.”

• Birisi dedi ki; “Kötülüğe iyilikle nasıl yanıt verilir?” Üstat yanıtladı:” Peki, siz iyiliğe ne ile karşılık veriyorsunuz?”
“Kötülüğe doğrulukla , iyiliğe iyilikle cevap ver.”

• Üstat dedi ki; “Her şey bitti! Güzelliği sevdiği kadar erdemi seven insan görmedim.”

• Üstat dedi ki;” Büyük ve üstün insan kendi kendini bulmaya çalışır. Küçük insan ise başkalarını aramaya uğraşır.”

• Üstat dedi ki;”Bütün gün yemek yemeden,bütün gece uyumadan düşündüm. Hiç yararı olmadı. En iyisi çalışmak.”

• Üstat dedi ki;” Bir bakan prensine hizmet ederken önce görevini yapar. Ücretini sonra düşünür.”

• Üstat dedi ki;”Eğitimde sınıf farkı olmamalıdır.”

• Konfüçyüs dedi ki;”Büyük ve üstün insan ın yanında bulunan bir kişinin yapabileceği üç yanlış vardır. Konuşmaması gereken yerde konuşmak, buna acelecilik denir. Konuşması gerektiği halde konuşmamak, buna gizleme denir. Büyüğünün yüzüne bakmadan konuşmak, buna körlük denir.”

• Tzu-chang,Konfüçyüs’e mükemmel erdemi sordu.

Konfüçyüs dedi ki, Dünya’da beş şeyi yaşamına uygulayabilmeye mükemmel erdem denir.
Bunların ne olduğu sorulduğunda, Üstat “Ağırbaşlılık, cömertlik, içtenlik, doğruluk, saygı” dedi.” Ağırbaşlıysan saygısızlık görmezsin. Cömertsen her şeyi elde edersin. İçtensen insanları kazanırsın. Doğruysan güvenilirsin. Saygılıysan başkalarını hizmetinde çalıştırabilirsin.”

• Tzu-hsia dedi ki;” Günler geçtikçe neyi bilmediğini anlarsa, aylar ilerledikçe neyi kazandığını unutmazsa, bu kimse için öğrenmeyi gerçekten seviyor diyebiliriz.”

• Tzu-hsia dedi ki;”Bir memur görevini yaptıktan sonra boş zamanlarını öğrenmeye harcamalıdır. Öğrenci, öğrenimini tamamladıktan sonra bir memur olmaya çalışmalıdır.”

• Tzu-chang, Konfüçyüs’e sordu:” İktidarı ele geçiren bir kişi halkını iyi yönetmek için ne yapmalı?

Üstat cevapladı:”Beş üstünlüğü yüceltirse ve dört kötülükten uzak durursa, halkını iyi yönetebilir.”
Tzu- chang dedi ki;” Dört üstünlükten neyi kastediyorsunuz?”
Üstat, “iktidarda olan bir kişi aşırı harcamalar yapmadan yararlı olabilirse, halkını bıkkınlık vermeyecek görevler verirse, istediği şeyi açgözlülük yapmadan alabilirse, gururlu olmadan saygınlık kazanırsa, ürkütücü olmadan yüce olabilirse” yanıtını verdi.
Tzu-chang dedi ki: “ Aşırı harcama yapmadan faydalı olmaktan neyi kastediyorsunuz?”
Üstat yanıtladı; “ İktidarı elinde tutan, halkı için yaralı işler yapar ve halk bundan yararlanırsa, bu, aşırı harcama yapmadan yararlı olmak değil midir? İyi işçiler seçer ve onları çalıştırırsa, bundan kim şikayet eder? İstekleri devletin iyiliği için olursa, onu açgözlü olmakla kim suçlar? Halkı az olsun, çok olsun, hiç kimse ona saygısızlık etmeye cesaret edemez. Bu gururlu olmadan saygınlık kazanmak değil midir? Kendine uygun şekilde elbise ve şapka giyerse, bakışları da ciddi olursa tabii ki saygı görür. Bu, korkunç olmadan yüce olmak değil midir?”
Tzu-chang sordu: “Dört kötü şeyden neyi kast ediyorsunuz?”
Üstat yanıtladı: “Halkı eğitmeden onları ölüme sürüklemek, buna zulüm denir. Onları önceden bilgilendirmeden iş yüklemek, buna baskı denir. Acelesi olmayan buyruklar çıkarıp bunların hemen yapılmasını istemek, buna gaddarlık denir. Genel olarak, insanlara bir şey verirken ya da onları ödüllendirirken cimri davranmak, buna yersiz davranış denir.

• Üstat dedi ki;” Gök’ün buyruklarını bilmeden büyük ve üstün insan olma olasılığı yoktur.”

25 Kasım 2011 Cuma

Çöp Çocuk - Prof. Dr. Sabiha Paktuna Keskin



Çınar ilk doğduğu zamanlar, Deniz bir kitap hediye etmişti. "Çöp çocuk" a o zaman şöyle bir bakıp, "Ay daha çocuk yürüyemiyor, bir şey yapamıyor. Çizgisi kaldıydı!" demiştim. O zamanki psikolojimle uyuyacak 5 dk ararken, araya resimlide olsa bir kitap sıkıştırılması sinirimi bozmuştu.

Geçen yıl kısa süren anaokulu denememizde aklıma kitap geldi. Kesinlikle boyalardan, resim yapmaktan hoşlanmayan oğlumda, sınıfta diğer çocukları izleyerek biraz ilgi başlamıştı. Okulun kesilmesiyle renkli boya kalemleri tavaların altına odun olarak hayal edilmeye başladı.

İyi birşeydir belki diye düşündüm. Çünkü bizim küçüklüğümüz, rengarenk, kendimize özgü duvarlarla süslüydü. Evimdeyse duvarlar tertemiz. Çınar'ın böyle bir ilgisi yok(tu). Bu yıl okula başlamasıyla öğretmenimizin ilk uyarısı resimle ilgiliydi. "Aslı, bu çocuk hiç boya yapmıyor. Hiç ilgilenmiyor." diye şaşkınlık içindeydi. Bu yönde alış-verişi seviyor, ama iş yapmaya geldiğinde anında bırakıyordu.

Zamanla okulda, öğretmenimizinde teşvikiyle oğlum açıldı. Artık boya yapıyor, resim çiziyor. Önceleri sadece verilen bir resimdeki boşlukları dolduracak şekilde boya yapmaya çalışıyordu. Fatma Öğretmenim, "Serbest resim yapın" demiş. Çınarcık şaşırmış, " Serbest resim ne demek?". Zamanla serbest resmide sever oldu. Ne çizerse çizsin, kenarda bir yerde oğlum yangın çıkarıyor. Sürekli duman, is ve sarı-kırmızı ateşler, yangınlar çiziyoruz. Ateşin varlığı onu çok etkiliyor. Resimlerini yapmak onu heyecanlandırıyor.

Kitabı okurken, kendi küçüklüğümü ve kardeşimin resimlerini de hatırladım. Çınar'ın yaptığı her resmi, herşeyi saklamıyorum. Ama annem saklardı. Hem benim hemde kardeşim Deniz'in dosyaları vardı. Yaptığımız etkinlikler, resimler, kenarlarına küçük notlar alınmış halde yıllarca bizimle beraber taşındı. Lise yıllarımda "anne ne durup duruyor bunlar? Kaç yıl daha duracak, dönüp bakıyormuyuz?" diyip çöpe attım onları. Belkide bundan çok iyi hatırlıyorum o resimleri. Göreli 10-15 yıl oldu. Büyüdükçe insan annesini-babasını daha iyi anlıyor. Meğer ne sabırlıymış, ne değer verirmiş annem yaptıklarımıza?!?

Kitapta otistik çocukların çizimlerindeki kulaklar ve çakmak çakmak gözler dikkatimi çekti. Annemin iki otistik öğrencisinin de benzer resimler yaptığını hatırlıyorum. Hatta birisi resmin yanına adını yazardı.

Çocukların cansız şeylerin cansız olduğunu anlamadığını ilk defa bu kitapta okudum. Çınar evde birşey kırıldığında krize girer. Çok üzülür. Onun kırılışını bir türlü anlamaz.

Çok ayrıntılarını girmek istemiyorum kitabın. Okuyunca siz keyif alın, bölmüş olmayım o tadı. Çocuğunuz olsun olmasın herkese tavsiye edeceğim bir kitap. Deniz'e bana hediye ettiği için çok teşekkür ederim. Prof. Dr. Sabiha Paktuna Keskin'e de saygılarımı sevgilerimi sunuyorum. Çok büyük bir çalışma. Emeğinize sağlık.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Hasan Ali Toptaş - Gölgesizler



Hasan Ali Toptaş'la ilk tanışmam bu kitapla oldu. İç karartan kapağıyla, pek ilgimi çekmedi. Berber Cıngıl Nuri'nin içinin sıkılıp, gitmesiyle başlayan hikaye beni sardı. Uzun, ayrıntılı betimlemeleri okumak çok güzeldi. Durduk yerde gülüyor, ya da şaşırıyorsunuz. Müthiş insani gözlem içeriyor. Davranışsal, düşünsel bir dizi eylem öyle bir betimlenmişki "ancak böyle anlatılır" diye düşünüyorsunuz.

Genel olay örgüsü içinse ne yazacağımı bilmiyorum. Okurken anlatılabilecek çok şey var. Bittiğindeyse neyden bahsedilse eksik kalacak. Özetle, varlık ve yokluk üzerine düşündürdü.

"....Kalabalık kıpırdandı usulca; görmeyen, duymayan, ve konuşmayan etten kemikten bir boncuk harmanı gibi birbirlerine biraz daha sokulup üst üste yığıldılar. yüzlerini kaldırıp baktılar sonra, köy meydanı birdenbire ışıldayan gözlerle doldu. Hiç ummadığı böylesine bir görüntü karşısında hafifçe ürperen muhtar, orada bekleyenlerin yüzü kadar yüzü olsun istedi o anda, kuşkusuz hepsine yüzlerce gözle ezerk bakacaktı. Kalabalığa bir köpek sürüsü gibi çivileyecekti ki bir daha toplanmasınlar böyle, bir daha var olduklarından şüphe edip ikide bir yok yaratmasınlar!"


Kitaptaki karakterlerde çok ilginç, "Cennet'in oğlu" , muhtar, bekçi gibi.

Aşağıda iki yorum daha var.

http://blog.milliyet.com.tr/hasan-ali-toptas-golgesizler/Blog/?BlogNo=301347


Özellikle bu yorum çok hoşuma gitti. Kaan Akoba'nın milliyetblogdaki bu yorumu güzel toparlamış. Hepimiz biraz diğeriyiz.Gerçekten o kadar iç içe geçmişiz ki, birimiz kaybolduğunda herkes bir parçasını kaybetmiş oluyor.

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=173110

22 Eylül 2011 Perşembe

Serenad / Zülfü Livaneli



Babam Zülfü Livaneli'nin son kitabı Serenad'ı almış, yazlığa getirmiş. Bayramda Çınar uyuduktan sonra TV'de biraz zaplayıp, okuyacak birşeyler araken dikkatimi çekti. Adı zaten romantik olan kitaba şöyle bir bakayım derken yüz sayfa okudum. Sürüklendim, içine girdim. İstanbul'da, uçakta, orda burda Maya'yla dolandım durdum.

Kitapta aynı topraklarda yaşayan farklı insanların acıları ve gizlenen kimlikleri anlatılıyor. Politikalara göre insanların kimliklerini gizlemeleri üzerine örülmüş bir roman. Konu ve yaşanılanların yakın zaman olması itibariyle ilgi çekici. Okunulmasını tavsiye ederim.

Kahramanımız Maya'yı çok sevdim. Yaşadıkları etkileyici. Galiba yemek tarifleri yayınlayan blogger olarak yemek yapmaması sadece beni rahatsız etti. Ergen çocuğu olan birinin evde sadece sucuklu yumurta yapması ya da hazır yemek ısıtması garip geldi. Köşedeki börekçiden su böreği alması, oğlana kızarmış tavuk söyleyip, kendisinin ekmek arası peynir yemesi rahatsız etti. Yinede kitap, müthiş bir gözlem barındırıyor.

Kitapta, günümüz insanın düşünce/ organizasyon şekli ve tarih içinde insanın değerlendirmesi var. Soluksuz okunan, çabuk tüketilen bir kitap.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Sabahattin Ali - Hıfzı Topuz



Bu kış okuduğum kitaplardan biri Hıfzı Topuz'un "Başın Öne Eğilmesin". Sebahattin Ali'nin hayatını baz almış, tarihimizden parçalar içeren bir roman. Sürükleyici, entrika ve elem dolu okuduğum romanlardan sonra Hıfzı Topuz'un dili bana farklı geldi. İnsanıysa olaylar sarıyor.Sebahattin Ali'nin değişik bir hayatı olmuş. Ayrıntıları merak ediyorsanız tıklayın. Gerçekte kimin öldürdüğü ya da ardında kimin olduğu hala bilinmiyor.



Sözlerini yazdığı bazı şarkılar şunlar:

* Eskisi Gibi(1931)
* Aldırma Gönül Aldırma (1933)
* Benim Meskenim Dağlardır (1931)
* Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz
* Leylim Ley
* Çocuklar Gibi (1932)
* Melankoli (1932)

Süpper şarkılar değil mi? Altınoluk Belediyesi anmak için küçük bir yer yapmış. Eğer yolunuz, Akçay-Edremit-Altınoluk tarafına düşerse bir ziyaret edin derim. Tam anfi tiyatronun yanında. Yarın görüşürüz.

10 Mayıs 2011 Salı

Tahir Alangu - Keloğlan Masalları


Merhabalar,
23 Nisan’da Çınar’a oyuncak alırken, karşı reyonda değişik çocuk kitapları gördüm. Çınar, “Anne, müzikli kitap alalım,renkli kitap alalım, sıkıcı kitap almayalım.” diye tuttururken, Yapı Kredi yayınlarının kitapları ilgimi çekti. Daha çok büyüklere yönelik “soft “ olarak değerlendirilenler … Keloğlan Masalları ‘nı görünce merak sardı beni. Çünkü küçükken hiç sevmezdim. Bir kız çocuğu olarak, içinde süslü prensesler, şatafat ve kokoşluk olmayınca hiç ilgi çekici olmuyordu. Hele ki arkadaşları, sarıkız, akça pakça tavşan ve karakaçan, şehirde - evde büyüyüp yetişmiş benim için fazla fantastikti.
Çınar büyüyüp, TRT Çocuk’u keşfettikten sonra Keloğlan’la ilgili fikrim değişti. TRT Çocuk, güzel bir kanal olmuş. Upsy Daisy- Iggle Piggle la başlayan maceramız Keloğlan, Küçük Hazerfen, Pepe’yle devam ediyor. Türk yapımı bu çizgi filmleri ailecek çok seviyoruz. Hatta nette çakmalarını bulamıyorum diye yakındığım bile oluyor. Keloğlan’ın yeri benim için önemli. Sonuçta kültürümüze ait bir parça. Keloğlan, Nasreddin Hoca ve Dede Korkut masallarını merak ediyorum. Küçüklüğümden aklımda kalan: bir Deli Dumrul, birde hocanın göle maya çalması. Çınar, Keloğlan masalı anlat dese, geçen günkü diziden bir bölüm anlatırım. Kel oğlanla ilgili aklımda hiç diyalog yok.
Yapı Kredi Yayınları’ndan, Keloğlan Masalları’nı aldım. Yazarı: Tahir Alangu. Yazar, edebiyat öğretmenliği yapmış. Halkbilimiyle ilgilenmiş ve özel olarak masallarla çalışmış. Başka masal kitapları da var. İnsan ebeveyn olunca, çocukluğunu tekrar yavrusuyla yaşıyor. O çocukken çocuk, ergenken ergen, yetişkinken tekrar yetişkin oluyor. Empatinin ve yaşamışlığın gereği bu sanırım. Bizler çocuklarımızı düşünerek, onların yaşadıklarını daha önce tecrübe ettiğimizden yol gösterici oluyoruz. Masallar da uzun vadede büyüklerimizden aldığımız bir ders. Kendi kültürümüzden, nesilden nesile anlatılan, çocuklarla birlikte saf kalmış bir mesaj.
Andersen ve La Fontein’den sıkıldım. Ayrıca o kadar korkunç masalları varki, oğluma anlatamıyorum. Geçenlerde Çınar’a pamuk prenses anlatayım dedim: cadısı, üvey annesi…. Hem elmadan soğuyacak derken vazgeçtim. Hansel ile Gratel tam anlamıyla Realty Show. Onu dinleyip yavrum nasıl uykuya dalsın. Ormanda terk edilen iki çocuk, hemde öz babaları terk ediyor. Sonra cadının evine geliyor sabi yavrular. Hepsi üçüncü sayfa haberi.
Keloğlan’da daha ince bir bilgelik, daha perçin bir aile yaşamı beklerken, hayal kırıklığı yaşadım. Meğer bizim Keloğlan’da az değilmiş. Çizgi filminden sevdiğimiz karakterin halk masalları hiç filmdeki gibi değil. Yine okurken sansür yapa yapa gittim. En sonunda önce kendim okuyorum, kafamda yorumlayıp-tekrar yazıp Çınar’a anlatıyorum.
Etrafımdan sorduğum değerlendirdiğim kadarıyla da yalnızda değilim. Başka annelerde kendi soft masallarını uyduruyor.
Örneğin:
Dev Anası ve Keloğlan
Keloğlanın anası-babası ölmüş. Bakılmaya muhtaç iki kız kardeşi kalmış. Bunar çok fakir, çaresiz kaldıklarından her gece evin birine yemeğe giderlermiş. Tüm köyü dolaştıktan sonra, en son olarak dev anasına konuk olmuşlar. Yemek yiyip, çekilip yattıklarında kızlar uyumuş, keloğlan uyumamış. Dev anası gecenin bir vakti bunların odasına girince bir bakmış bizim oğlan uyumuyor. Keloğlana neden uyumadığını sorunca.”annem her gece yatmadan önce yağda yumurta pişirirdi.” Demiş. Dev anası hemen yağda yumurta yapmış bizim oğlan yemiş. Dev anası biraz bekleyip yine odaya girmiş. Bakmış kızlar uyuyor bizim kel uyumuyor. Neden uyumuyorsun diye sorunca keloğlan bu sefer çalakalama ayran istemiş. Dev anası hazır etmiş, bizim kel uyumamış. Bu seferde dereden elekle su getirmesini istemiş. Dev anası dereye giderken, bizimki kızları uyandırmış ve evden kaçmışlar. Yolda Keloğlan çakısını evde unuttuğunu fark etmiş. “Siz eve gidin ben çakımı alıp geleceğim” demiş. Ama eve gelince dev anasına yakalanmış. Çok “action” bir sahne değil mi? Dev anası, Keloğlanı bir çuvala koyup tavana çengelle asmış. İçinden geldiği gibi dövmek için dalın-budaklı bir sopa kesmeye gitmiş. Fırsat bu fırsat deyip Keloğlan çakısıyla çuvalı kesmiş, içine de Dev anasının buzağısını koymuş. Devanası geldiğinde döve döve çuvaldakini öldürmüş. Açıp içine baktığında buzağısını görünce üzülmüş, ağlamış. Sopasını kaptığı gibi Keloğlan’ın ardına düşmüş. Birde bakmış ki dereden karşısına üç kardeş geçmişler. Keloğlan dereyi geçsin diye, “Orada kırık bir araba var, binde geç.” diye akıl vermiş. Devanası arabaya binip geçmek isterken, boğulmuş. Son cümle şöyle: “Onlar ermiş muradına, biz bakalım başımızın çaresine.” Nasıl? İnsan yiyen dev anaları, tavanda çengeller, yetim kalma, kendine bakamayan, bakıma muhtaç kardeşler…. Bu masalları çocuğuma anlatamam. Hepsi böyle değil , Allahtan güzel , anlatılabilir olanları da var. Keloğlanın cin fikri insanı hayran bırakıyor. O bir halk kahramanı. Yılmaz Özdil yazılarında da bazen okuyucuya kızar. Derki, “sen kendini düşündün, bencil davrandın; bugün durum bu. Bu düşüncenden vazgeçmezsen, devam edecek,ya da daha kötüye gidecek.” Cin fikirli Türk halkının masalları da böyleymiş. Keloğlan çoğu masalda uykuya düşkün ve miskin. Şantajla, biraz oyunla para kazanıyor. Dürüst çalışma, iş disiplini gibi şeyler yok. Bu masallarla büyüyen biz gençlikte hayallerimizdeki gibi olduk.
Yinede düşünmeden edemiyorum: Hangisi doğru?
Böyle şantajcı, cinfikirli masallar çocuklara anlatılmalı mı anlatılmamalı mı? Hayat her zaman soft olaylardan ya da eğlenceden oluşmuyor. Tehlikelerden, kötülüklerden bu şekilde bahsetmek doğru mu bilmiyorum. Pedagoglara sormak lazım. Yıllarca büyüklerimiz bizi bu masallarla büyüttü.
Neyse… Masalı fazla uzattım. Uyku zamanı geçti. Yarın görüşürüz.

20 Şubat 2011 Pazar

Küçük Arı - Chris Cleave


Merhabalar,
Bugün sizlere uzun zamandır bahsetmek istediğim bir kitaptan söz edeceğim. Küçük Arı’yı ilk eski birim şefimin eline gördüm. Yazın gittiğim bir kursta da katılımcılardan biri bu kitabı okuyordu. Yine kapak kurbanı olabilecekken(gerçekten bu kapak hiç ilgi çekici değil), bu iki kişiden dolayı dikkatimi çekti ve okudum. Okudum ama zor okudum. Beni vatandaşlık, aidiyet duygusu, yaşam mücadelesi gibi konularda çok düşündürdü. Hızlıca okunan bir roman, itiraflarla, yaşam mücadelesi verenlerin hin düşüncelerle dolu. Kahramanlara kızabilirsiniz. Onu yapmasaydın, şöyle düşünmeseydin, böyle davranmasaydın diye. Normal hayatımızı yaşarken de çevremize ve kendimize karşıda aynı soruları soruyor muyuz? Ya da sorduğumuzda, bir süre sonra salt gerçekler mi söylenmeye başlıyor? Başkalarını bırakın kendimizce her davranışımız bir mantığa ya da sistematik bir düşünceye mi bağlı? Değil dimi? Bence de değil? Neden böyle? Kendi davranışlarımız bize ait değilse kime ait? Bu kendi hayatının ipini tutmakla alakalı. Ve iyi ya da kötü niyetli olsun kişinin sistematik bir düşünceye sahip olmasıyla. Yoksa ordan oraya hayatın her rüzgarında savrulunur durulur. Kitapta Küçük Arı’nın öyküsü var: kendi özgürlük savaşı. Ve ona yardımcı olan Sarah’ın, diğer kahramanlarında özgürlük savaşı var. Küçük Arı’nın hayatta kalma mücadelesinden sonra herkesin kendi savaşı (gayesi) sığ kalıyor. Ona yardım edenler, ya da yardım etmeye çalışanlar kendilerini faydalı gayeden dolayı daha iyi hissediyorlar.
Şu anda bu roman hakkında sizlere bir şeyler çaktırmadan yorum yapmak benim için çok güç, zorlanıyorum. Okumadıysanız tavsiye ederim. Yazım dili oldukça akıcı ve esprili.
“Eğer yüzün hayatn ağır tokadıyla şiştiyse, gülümse ve şişman bir adammışsın gibi davran.” Nijerya Atasözü
Nijeryalıların halk olara düşünce sistematiğiyle ilgili çarpıcı bir özet.
Bir söz daha : “Köpek köpek olmalı, kurt da kurt” .

Yarın görüşürüz.

16 Aralık 2010 Perşembe

Kazancı Yokuşu- Ferhan Şensoy



Merhabalar,
Evlendiğimiz zaman eşimle bir kitaplık almıştık. Eski evindeki kitapları getirdi bir güzel dizdi. Benim evden getirip dizdiğim karikatür kitaplarının yanına Brecht, Samuel Beckett ve Ferhan Şensoy serileri sıralandı. Hala karikatür bakmayı çok severim. Behiç Ak,Piyale Madra ve Semih Balcıoğlu’nun kalın ve geniş kitaplarının yanında genelde koyu renkli,tekdüze, içini açıp şöyle bir bakmak istediğinizde bir satırın bazen bir sayfayı kapladığını gördüğüm İlker’in kitapları yer aldı. Bir ara şöyle bir bakayım dedim ama içim sıkıldı, anlamadım. Anlamadıkça sıkıldım, paradoks oldu. Şimdi yavaş yavaş onun raflarında gezinmeye başladım. Ferhan Şensoy kitaplarını o kadar sevdim ki artık alınan kitapları ondan önce ben okuyorum. Hacı Komünist bu yıl okuduğum en güzel gezi kitabıydı. Tamamen yalın, doğal ve ilginçti.
Yazarın, Kazancı Yokuşu kitabını yeni bitirdim. Şu anda da Seçme Sapan Şeyler’i ni okuyorum. Kazancı Yokuşu’da, Seçme Sapan Şeyler’de şiir kitabı değil, kafiyeli değiller ama ahenk var. O ahenk insanı alıp götürüyor. Kazancı Yokuşu’nda, bir mahalledeki insanların yalın hayatından kesitler var. Bakkalıyla, kapıcısıyla, apartman sakiniyle yaşamı ve düşünce biçimi (hem ukalalığı hem cin fikri) ortaya seriliyor. Yazım dili tamamen onların ağzından. Örneğin, kapıcı Ali İhsan – aliiksan, ya da Melek Abla – Melegabla gibi :) Günlük hayatta kullanılan tüm argolarda olanca çıplaklığıyla, cuk yerinde kullanılarak yazılmış. Artık Ferhan Şensoy okumayı çok seviyorum.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Uçurtma Avcısı - Khaled Hosseini


Merhabalar,
Bugün çok yoğun bir iş günüydü. 8 kişilik ekibimiz sabah- öğlen günde iki kere göreve çıkarak,feleğimizi şaşırdık. Aslında İthalat birimi olarak çıldırdık desek daha doğru olur. Dün piknik öncesi başlayan yoğunluk bugün devam etti, sanırım bayrama kadar böyle gidecek. 9 günlük tatilde gevşemişken, dönüşümüzde hıldır hıldır yine yoğun olur diye tahmin ediyorum. Sinir harbi, deli deli gülmelerimiz, imkansızlıklara rağmen bulduğumuz Turkish çözümlerde masalarımızda göreve hazır olacağız. Ben yine yollarda kitap okuyacağım. Tatillerin bende yaptığı en büyük etkilerden biride bu. O kadar yolda okumaya alıştım ki, durağan halde okumak garip geliyor. Bugün size Khaled Hosseini’nin ilk kitabı olan Uçurtma Avcısı’ndan bahsetmek istiyorum. Kitabı bugün bitirdim. Okuduğum müddetçe , aklımın bir ucunda hep Emir, Hasan ve Baba vardı. Diğer kitabı olan Bin Muhteşem Güneş için nasıl bir kadın kitabı diye genelleyebiliyorsam (gerçekten bir genelleme, lütfen beni dinlemeyip erkeklerde okusun), bu kitapta bir erkek kitabı. Baba- oğul- arkadaş- erkek ilişkisi kitabı (Bu genellemeye siz bakmayın, bayanlarda okusun :) ) İletişim, toplumun yükledikleri, cesaret üzerine düşündürücü sorular uyandırdı bende. Oğlumu yetiştirirken ailecek nelere dikkat etmeliyiz diye aklıma takıldı. Oğlumla konuşurken söylediklerim onda nasıl baskılar yapıyor, ileride de yapacak. Onların gözünde nasılız kim bilir. Bizim sevgimiz onlar için çok kıymetli, bu sevgiyi hep ayakta tutmaya çalışıyorlar. Bazen bunun bedeli farklı olabiliyor. Mesela oğlum acaba gerçekten mutfaktan hoşlanıyor mu? Yoksa ben orada mutluyum diye boyun mu eğiyor, ya da eğleniyormuş gibi mi yapıyor? Babasıyla oyun hamuru oynarken çok eğleniyorlar. Çınarla beraber biz oynarken ben iki boyutlu resimler yapıyordum. Eşimse ona hamurdan heykeller yapmış. Görünce çok şaşırdım. Onlarla bu şekilde oynanabileceğini hiç düşünmemiştim. İçten içe kıskandım ikisini. Nerden bulmuşta getirmiş şu hamurları? Biz ne güzel mercimek köftesi yoğuruyorduk. Marullardan yaprak yapıp, içine koyup, sarma halinde diziyorduk. Çınar’a baharatları anlatıyordum. Hepsini koklayıp hapşırık numarası çekiyorduk. Şimdi ikisi hamurlardan sandallar, oltalar, balıklar yapıyorlar. Bense çilek, havuç yapabiliyorum. Onları da iki boyutlu yapıyorum. Herkes aklındakine şekil veriyor. İşte bahsettiğim baskı bu. Farkında olmadan yönlendiriyorum oğlumu. Eşimde kendince yönlendiriyor. Oda bizim sevgimiz için bizi mutlu eden şeyleri yapmaya çalışıyor. Kitapta, Rahim Han bir yerlerde “Çocuklar boyama kitabı değil, onları sevdiğin renklere boyayamazsın.” diyince, karşısındaki karakterde ampul yanmasa da bende yandı. Şu hayatı kontrol etmeye çalışmaktan biraz vazgeçip gevşer oldum. İlerleyen bölümlerdeyse fedakarlığı ciddi ciddi düşünmeye başladım. Ne kadar fedakar olursanız o kadar kırılmaz, incitilmekten kaçınan olmuyorsunuz. Hatta karşınızdaki sizden fedakarlık istiyor mu önce buna bakmak lazım. Aile içi gözlemlerimde genelde anneler yaptıkları fedakarlıkları ballandıra ballandıra anlatıyorlar, ama geri kalan aile eşrafının bu fedakarlık pek umrunda olmuyor. Niye acaba? Zaman geçti, onlar için anne işleri kolaylaştırdı ve işleri halloldu diye mi? Bu kadar basit midir? Bu durumda beni anne dışındakilerdense anne ilgilendiriyor. Çünkü o yaptığı fedakarlığın mükafatını ya istiyor ya da hassaslaşıyor. Kırılgan oluyor. Ben böyle bir anne olmak istemiyorum. Kanımla canımla oğlumun annesiyim, ama onun hayatımda bana yer kalmayacak kadar genişletmek istemiyorum. Bunu yapabilirmiyim? İlerde oğluma neden kendi hayatımı yaşayamadığımı ballandıra ballandıra anlatarak onda baskı oluşturmak istemiyorum. Bu düşünce beni bazı hareketlerimi, davranışlarımı düşünmeye itti. Şu sorulabilir: Çınar olmasa bugünden farklı ne yapardın? Bu günüme gıptayla bakardım herhalde. Belki kendime daha fazla vakit ayırırdım, kendim için daha çok şey yapardım. Bu fedakarlık durumunu düşünmeye başladığımdan beri, kendimede günde 20-30 dk lık özel zamanlar oluşturmaya başladım. Bazen bu zamanlarda blog yazıyorum, bazen puzzle yapıyorum, kimi zaman değişik tarifler bakıyorum. Günde 20 dakika olsun kendim için çalışma ben daha dinç daha mutlu kılıyor. Şimdilik böyle en azından… Fedakarlık ve vericilik konusunda bol kepçe dağıtmanın etraftakiler üzerindeki etkisini incelemeye devam ediyorum. Bu konuda yanlış düşünüyor olabilirim, yorumlarınızı bekliyorum.
Bir kitaptan nerelere geldim. Kafam işlerle ilgili dağıldıkça, düşüncelerimde dağılıyor. Kitap hakkında toparlamak gerekirse, bence okunmaya değer bir kitap, tavsiye ederim. Hem içinde çok güzel bir kız isteme töreni var. Ne sözler, ne tevazu, ne incelikler… Ha birde Nasreddin Hoca fıkraları. Bu coğrafyanın ortak bir özelliği daha. Yine Afganistan, savaş ve Taliban var. Ankara’ya gittiğimde Emniyet Genel Müdürlüğü’nün önünde kocaman bir pankart vardı :” Polis toplumun vicdanıdır “diye.
Dikkatimi çekmişti. Polis ve vicdan sözcükleri sadece Ahmet Ümit kitaplarına yakışır demiştik. Servisten bir arkadaşım “Herkesin polisi kendi vicdanıdır.” dedi. Ne doğru bir söz. Kitapta da ” Vicdanı olmayan, iyiliği bilmeyen birisi acıda çekemez.” diyor. Bence haklı. Eğer vicdanınızı rahatsız eden bir şeyler varsa, hiç bir şey için geç değil. İnsan yaşadığı sürece, düzeltmeye çalıştığında kendini daha iyi hisseder, o yolun yolcusu olmak bile huzurun kendisi.
Neyse… Afganların Farsça dediği gibi Zendagi migzara : Yaşam devam ediyor. Yarın görüşürüz.

24 Ekim 2010 Pazar

KHALED HOSSEINI



Sizce bu isim nasıl okunuyor? Halid Hüseyni :) Ne garip bir yazım değil mi? Siz esas kitabın kapağını görün. Cüzamlı gibi yeryüzü, sapsarı, çatlak , pürüzlü. Bir elinde taş, ayakta sandalet öyle biri. İsmide: Bin Muhteşem Güneş. Valla bende pek okuma hissi uyandırmadı. Bu kapak ve isimlere rağbet etmedim. Araya sürükleyici Ahmet Ümit kitapları girdi. Sonunda arkadaşımın kitabı, okuyumda vereyim dedim. Kitaba, küçük Meryem’in öyküsüyle başladım. Annesi, babası ve Afganistan’da Sovyet hakimiyetiyle başlayan kitap soluksuz olarak Taliban ve Amerika’nın ülkeye girişiyle devam etti. Ama siyasi bir kitap değil. Afganistan tarihiyle beslenmiş bir kadın kitabı. Evet evet… Tam karşılığı bu: Afganistan tarihiyle beslenmiş bir kadın kitabı. Annelere, genç kızlara, ninelere ama kesinlikle kadınlara…
Günümüzde haberleri izlemek beni yıpratıyor. Daha çok utandırıyor. Bir şey yapamadığım, etkiye karşı tepkisiz kaldığım için utanıyorum. İzlemeye bile tahammül edemiyorum, nasıl tepki göstereceğim? Bir insanın çekebileceği bütün çilelerin arasında, eli kolu bağlı öylece beklemekten daha ağırı yok. Nereye varacağız? Varağımız nokta sürpriz mi, sır mı?
Kitaptan bahsederken nereye geldim. Kitabın adı, Saib-i Tebrizi’nin Kabil hakkında yazdığı şu dizlerinden esinlenmiş.

“Bu kentin ne çatılarını aydınlatan ışıldatan ayları sayabilirsin,
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi.”

Khaled Hosseini, Afganistan doğumlu, şu anda Amerika’da Kalifornia’a yaşayan bir doktor. Hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayın.
Yazarın bu ikinci kitabı. Açıkçası bence yazmaya geç bile kalmış. Soluksuz okuduğum, sayfaların nasıl aktığını bilmediğim bir kitap. Sonunda dayanamadım ağladım. Ne yapayım dayanamadım. Asil ruhlu insanlara dayanamıyorum. Aşk, geçen yıl okuduğum en güzel kitaptı. Leyla’nın Evi, evvelsi yılki gözdemdi. Bu yılda bu kitap favorim. Fikrimi söylediklerim, “Erken konuşma, yazarın ilk kitabı olan Uçurtma Avcısı daha da güzel” diyor. Uçurtma Avcısı nın ismi bana tanıdık geldi. Webde arattım, haklıymışım. 2008 de filmi çekilmiş. Bu haber, demekki kitap gerçekten güzelmiş diye düşündürdü. İlk kitabı okuyup kıyaslayıncaya kadar favorim Bin Muhteşem Güneş. Herkese tavsiye ederim. Yarın görüşürüz.

Saib-i Tebrizi Hakkında biraz bilgi için: tıklayın Bu ikonu görünce ilgimi çekti, Saib-i Tebrizi'den Hikmet Damlaları kitabını alıp, okuyacağım.


"Hep kuzeyi gösteren bir pusulanın ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da mutlaka bir kadını işaret eder. Her zaman. Bunu aklından çıkarma, Meryem.” Bin Muhteşem Güneş

13 Ekim 2010 Çarşamba

Ahmet Ümit

Merhabalar,
İzmir'de değişik bir gün yaşıyoruz. Sabah Manisa'ya göreve gittim. Yollarda hep ağaçlar ve sis vardı. Ne garip bir gün. Bir tuhaflık var diye diye işlerimi hallettim. Bugün öğlen iki cenaze haberi aldık. Havanın yoğunluğuyla birleşen duygularımız bizde acı bir tat, bir burukluk bıraktı. Hayal etmediğimiz korkularımızı, adını anmak istemediğimiz, aklıma geldiğinde "kovmalıyım şeytanları" diye kendimi zorla yönlendirdiğim şeylere sevketti. Oysa şeytanın bir suçu yok, hayat böyle. Azrail aramızda dolaşıyor. Bugünün ayın 12 si ya da 13 ü olması birşeyi değiştirmiyor. Hergün biryerlerde Azrail çalışıyor. Biz,melekler ve şeytanlarla iç içe hayat.

Dışarıda yağmurda başladı... Ben aslında Ahmet Ümit hakkında yazmak için geçtim bilgisayarın başına. Biraz başka şeylerle ilgilenip, kafamı dağıtmak istiyorum. Bu sabah bitirdiğim Sis ve Gece den bahsetmek istiyorum. Klasik bir Ahmet Ümit kitabı. Soluksuz okuyorsunuz, merak ediyorsunuz. Sanırım anahtar bu: merak.




Hafta sonu Ahmet Ümit Bornova Forum D&R a geldi. İmza günü vardı. Ama hangi kitabı kimde kaldı hatırlayamadığım için gidemedim. İstanbul Hatırası'nı imzalatmak güzel olurdu.

Son iki yılda okuduğum Ahmet Ümit Kitaları:
- İstanbul Hatırası
- Bab-ı Esrar
- Sis ve Gece
- Şeytan Ayrıntıda Gizlidir
- Kavim
- Patasana
- Beyoğlu Rapsodisi
- Ninatta'nın Bileziği
- Kukla
- Aşk Köpekliktir
- Masal Masal İçinde

Bunlardan sadece Beyoğlu Rapsodisi 'ni sevmedim. Şöyle böyle diyecek birşeyim yok. Sadece sevmedim. Bab-ı Esrar çok güzeldi. Büyülü bir kitaptı. Elif Şafak'ın Aşk ından çok beğenildiğini başkalarından duydum. Bencede oldukça etkileyici bir roman. Yazarın ilk okuduğum kitabı Kukla beni çarpmıştı. Çok etkilenmiştim. Kitabın kahramanı olan gazetecinin çelişkilerinde düşüncelerinde kendimi bulmuştum. Olayların örgüsü zaten soluksuzdu. Patasana 'dan sonra Gılgamış Destanı'nı aldım. Açıkçası Hititler ve Anadolu tarihi konusundaki cahilliğim beni utandırdı. Oysa kütüphanemde Ramses seti var. Daha Anadolu tarihini bilmeden Mısır'a bakmak , sorumluluğunu yerine getirmeden, özentilik yapmak gibi geldi bana. Beğenmedim kendimi. Biraz dersime çalışayım dedim, sıkıcı geldi. Tarih, romanlardaki kadar akıcı değil. Genel itibariyle bir Ahmet Ümit kitabını elinizden düşüremezsiniz. Sizi alır götürür bir yerlere. Bende pek bir düşünce bırakmıyor. Çizgi roman okumak gibi bir etkisi var üzerimde. Okumak istediğim daha derin şeyler var ama bu kitapları elimden bırakamıyorum. İçinde bana yakın gelen birşeyler var. Bizim insanlarımızın kahraman olması, mekanların bildiğimiz yerler olması, diyalogların bakkalla, manavla yaptığımız gibi gündelik olması belkide beni çekiyor.

Geçenlerde bir akşam, TV 24 'te bir ropörtajını izledim. İstanbul'da, İstanbul Hatırası turu yapmışlar. Önceleri bu tura kim gelirki derken, 150 kişi katılmış. Yazarında çok hoşuna gitmiş. Okuyucuyla birlikte cinayet mahallerini gezmişler. Mekanlarla ve İstanbul'la ilgili konuşmuşlar. Herkes bu buluşmadan memnun kalmış. Belki tekrar yaparız diye karar alınmış. Ne kadar güzel değil mi? Tarihi böylede olsa sevmeye başlıyoruz. Ahmet Ümit bu sayede Anadolu'yla ilgili bir misyonda yükleniyor aslında.

Masal Masal İçinde
, benim için çok özel. Kitabı okuduğumda hayran kaldım. Annem anaokulu öğretmeni ve benim çocukluğum masallarla geçmiştir. Masallarla, yüzyıllarca bazı saklı , önemli şeylerin nesilden nesile aktarıldığına inanırım. Bu kitapta bir masaldan oluşuşuyor. Çınar'ı ayağımda sallayıp, uyutmaya çalışırken bu masalı anlatmaya başladım. Padişahtan, vezirden, demirciden dem vura vura anlatırken birde baktım annem yan odadan gelmiş "Eeee Aslı, sonra nolmuş?" diyor :) Canım annem, masalın sonunu pek merak etmişti. Çocuklar için böyle güzel bir kitap yazdığı için Ahmet Ümit'e teşekkür ediyorum. İyiki varsınız :)

Yazar, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir in girişinde Zeki Çanga 'ya teşekkür etmiş. Bütün aileye sordum, bizim ailede tanıyan yok. Demek ki başka Çanga ailesinden.

Gelelim Komiser Nevzat'ta... Kavim, İstanbul Hatırası gibi kitapların kahramanı Komiser Nevzat. Bazen acılarına üzüldüğümüz, bazen korkularına, sorularına yoldaşlık ettiğimiz Komiser Nevzat'ı sevmeyen var mı? Ya da Ali'yi ya da Zeynep'i. Bu üçlüye ben fena halde alıştım. Aklımda yüzleri, saç renkleri, duruşları, hareketleri bile belli. Mesela Evgenia Yenge, kesinlikle bir Nilgün Belgün. Bu ekibi okumaya doyamıyorum. Onlarla arkadaş olmak hoşuma gidiyor.

Sis ve Gece yi okurken, bir şiir çok hoşuma gitti. Kitabın kahramanlarından Fahri, Mine'ye yazmış.

Yağmurdan iki damla, kulaklarında küpe
saçlarında sarhoş ikindi esintileri:
aysız gecelerin dantelleriyle örülü kirpikler:
dudaklarında pembe kanatlı bir kelebek:
tenin sabah güneşinde buğday rengi:
gözlerinde kıvranan derin siyahi istek...
Biraz eğ başını, hafifçe gülümse oldu.
Işık uygun, harika bir fotograf olacak bu:
bir de fonda şu cüzzamlı yeryüzü olmasa!
Ah, kurumuş deniz toprağında gümrah baca!
Ah, aç yolcuları taşıyan ekmekten tekne
yine de seviyorum seni sakın kıpırdama!


Güzel şiir değil mi?

İlerleyen günlerde yazar yeni bir roman yazmaya hazırlanıyormuş. Bu sefer konu Osmanlı zamanında geçecekmiş. Belki Mimar Sinan'dan bahseder. Sıkı okuma aşaması bitmiş. Kahramanını seçmiş. Zaman sizce bize neler gösterecek? Yeni kurgu nasıl olacak dersiniz?

Ahmet Ümit'in web sitesini gördünüz mü?

http://www.ahmetumit.com/

Daha fazla bilgi için tıklayın

8 Ekim 2010 Cuma

Boris Vian


Merhabalar,
Eşimin tavsiyesi üzerine Boris Vian'ın Yürek Söken ini okudum. Önce hızlı başlayan kitap, yavaşladı yavaşladı, durdu. İlker'le ilk tanıştığımız zamanlarda,bir cümlesi bir paragraf, bir sayfa olan kitaplar okurdu. Aklıma o günler geldi. Okurken bu düşünce iyice içimi sıktı, iyice yavaşladım. Sonuna gelinceyse şaşırdım. Çünkü çevirmen "Boris Vian ve Yürek Söken Üstüne" diye girişte kitabın sonunu söyledi. Allah'ım kitabın sonunu hangi çevirmen söyler? Neden söyler?
Sonuna şaşırmam bu sebepten. Oysa üzerinden zaman geçtikçe kitap hakkındaki düşüncelerimde derinleşiyor. Annelik ve çocuk korunması tabanlı kitap beni derin düşünceye sevketti. Hani sıkıcı ders kitaplarını zorla okursunuz ama sonunda size konu hakkında bir fikir bırakır, düşünürsünüz, öyle oldu bu da. Kitabı Ahmet Ümit romanından sonra okumak belki de etkiledi. Ahmet Ümit, okumaksa çok zevkli. Sürükleyici, heyecanlı. Ama bir iz bırakmıyor. Çok heyecanla okunuyor, biraz şehir turu yapıyorsunuz. Tarih, ülke, bizim insanımız içinizi ısıtıyor. Ama düşündürmüyor. Bazen çizgi roman okumaya benzetiyorum. Bu sebepten tam anlamıyla yolculuk kitabı. Neyse... Sis ve Gece 'nin sonuna geldim. İlerleyen günlerde onu yazacağım.